Şakşuka Efesinin Dramı
- Bööp Admin
- 28 Şub
- 2 dakikada okunur
Bilenler bilir, bilmeyenler de bilmediğiyle kalsın, ama ben yine de anlatayım: Mahallemizde yıllardır süregelen bir meyhane geleneği vardır. Rakılar masaya gelir, bardaklar tokuşturulur, hayatın saçma sapan gerçekleri biraz daha katlanılır hâle getirilirdi. Ama bu hikâyede işler öyle yürümedi. Çünkü bu hikâyede Şakşuka vardı.
Her şey, Veysel efendinin meyhanesinde başladı. Aslında başlamaması gerekiyordu. Daha doğrusu başlamış gibi yapıp başlamasa daha iyi olurdu ama başladı işte, yapacak bir şey yok.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, garsonun masaya bıraktığı şakşuka tabağı, kaderi değiştirdi. O masada oturan adam –adı önemli değil ama biz ona ‘Şakşuka Efesi’ diyeceğiz– sadece bir çatal aldı. Sonra bir tane daha. Sonra tabaktaki soslar azaldı, patlıcanlar görünür hale geldi, domatesin o ekşi tatlı dengesi damağında yavaşça patladı. Ve işte o an...
Dünya durdu.
Şakşuka Efesi’nin gözleri faltaşı gibi açıldı. Sandalyede hafifçe gerildi, elleri titredi, burnundan hafif bir buhar çıktı mı emin olamadık ama o an etrafındaki tüm konuşmalar, bardak sesleri, fonda çalan fasıl müziği sanki bir anda sustu.
Sonra…
“HÖÖÖYT!” diye bir ses çıktı ağzından.
Bu, o an tam olarak ne yaşadığını anlamamıza yetmedi ama garson refleks olarak geri çekildi. Çünkü masaya gelen her mezenin bambaşka bir insana dönüşme ihtimali yoktu ama bu tabakta bir şeyler vardı.
Şakşuka Efesi ayağa kalktı. İlk başta sarhoş oldu sandık. Hayır, rakıdan değil, ondan üç kadeh içmişti, sarhoş yapacak bir miktar değildi. Fakat şakşuka? İşte o, anlaşıldığı üzere kimyasal bir meseleydi.
Adam, meyhanenin orta yerine dikildi, göğsünü şişirdi, yumruklarını sıktı ve kelimeleri tek tek vurgulayarak şöyle dedi:
"Ben artık bu mahallenin efesiyim!"
Herkes bir saniyelik bir sessizlikle birbirine baktı. Şakşuka Efesi, göğsüne vurdu, masaları tek tek süzdü. Belli ki şakşuka ona delice bir güç vermişti.
Ama nasıl bir güçtü bu?
Önce masadan büyükçe bir ekmeği kaptı, havaya fırlattı. Ekmek geri düştüğünde onu bir tokatla ikiye böldü. Sonra bir sandalyeye tekme attı, sandalyenin iki ayağı mekanı terk etti. Bardaklara bakışıyla çatlak oluşturduğu söylentisi vardır ama bu teknik olarak kanıtlanamamıştır.
O geceden sonra mahallede, özellikle akşamları, onun adını fısıldayarak söylemeye başladılar:
Şakşuka Efesi.
Meyhaneye her girişinde, tabii ki, şakşuka istiyordu. Garsonlar panik içinde "Ağabey, bugün patlıcan kalmadı" falan diyerek durumu yumuşatmaya çalışıyordu ama nafile… O şakşuka olmadan yaşayamıyordu.
Ve işte, her şey gibi, bu olay da trajik bir şekilde sona erdi.
Bir gün, mahalleye gerçek bir kabadayı geldi. O, rakıyı şakşukaya banarak içen bir adam değildi. Onun felsefesi yoğurt üstüne kuruluydu. Adam "Sarmısaklı yoğurt olmadan kabadayılık olmaz" diyerek mahalleye adımını attığında, Şakşuka Efesi meydanın ortasına çıktı.
"Şakşuka’nın gücü seni de ezer!" dedi.
Kabadayı güldü. "Yoğurt her zaman şakşukayı yener."
Ve kaderin cilvesine bakın ki… O gün meyhaneye yeni gelen aşçı, bir hata yaparak şakşukayı sarımsaklı yoğurtla karıştırdı.
Şakşuka Efesi, ilk lokmasını aldı. İçinde ne olduğunu anlamadan.
Sonra...
Gözleri karardı.
Vücudundaki güç azaldı. O eski kudretinden eser kalmadı.
Meyhanenin orta yerinde, yere çökerek haykırdı:
"AŞÇIIII! NE YAPTIN SEN!?"
Ama iş işten geçmişti. Şakşuka Efesi’nin efelik gücü elinden alınmıştı. O gün meyhaneyi terk etti. Mahallede onun adı hâlâ geçse de, kimse tam olarak nerede olduğunu bilmiyor. Kimi, onun sahil kasabalarında gizlice şakşuka yediğini söylüyor. Kimi, "artık menemene yöneldi" diyor.
Ama biz biliyoruz ki…
O, bir daha asla eski gücüne kavuşamayacak.
SON (Olmayadabilir)